البحث

عبارات مقترحة:

الأحد

كلمة (الأحد) في اللغة لها معنيانِ؛ أحدهما: أولُ العَدَد،...

القدير

كلمة (القدير) في اللغة صيغة مبالغة من القدرة، أو من التقدير،...

الحيي

كلمة (الحيي ّ) في اللغة صفة على وزن (فعيل) وهو من الاستحياء الذي...

الترجمة التركية - شعبان بريتش

ترجمة معاني القرآن الكريم للغة التركية ترجمها شعبان بريتش. ملاحظة: ترجمات بعض الآيات (مشار إليها) تم تصويبها بمعرفة مركز رواد الترجمة، مع إتاحة الاطلاع على الترجمة الأصلية لغرض إبداء الرأي والتقييم والتطوير المستمر.

1- ﴿بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا﴾


Savurup tozutan rüzgarlara andolsun!

2- ﴿فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا﴾


Ağır yük taşıyan (bulut)lara...

3- ﴿فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا﴾


Kolayca akıp giden (gemi)lere...

4- ﴿فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا﴾


İşleri taksim edenlere (Meleklere)...

5- ﴿إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ﴾


Size vadedilen elbette doğrudur.

6- ﴿وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ﴾


Ceza günü kuşkusuz vuku bulacaktır.

7- ﴿وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ﴾


Güzel yolları olan göğe andolsun.

8- ﴿إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ﴾


Ki siz çelişkili bir sözler içindesiniz.

9- ﴿يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ﴾


Ondan çevrilen çevrilir.

10- ﴿قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ﴾


Kahrolsun yalancılar!

11- ﴿الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ﴾


Ki onlar, koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.

12- ﴿يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ﴾


Ceza günü ne zaman diye sorarlar?

13- ﴿يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ﴾


O gün, onların ateşte yakılarak azap görecekleri gündür.

14- ﴿ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ﴾


Tadın azabınızı. Bu acele gelmesini istediğiniz şeydir.

15- ﴿إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ﴾


Muttakiler, Cennetlerde ve pınarlardadır.

16- ﴿آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ﴾


Rablerinin kendilerine verdiklerini almışlardır. Çünkü onlar bundan önce iyi kimseler idiler.

17- ﴿كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ﴾


Geceleri az uyuyorlardı.

18- ﴿وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ﴾


Seherleri de onlar mağfiret diliyorlardı.

19- ﴿وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ﴾


Onların mallarında isteyenler ve ihtiyaç sahipleri için de bir hak vardır.

20- ﴿وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ﴾


Yeryüzünde gerçekten iman edecekler için ayetler vardır.

21- ﴿وَفِي أَنْفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ﴾


Kendi içinizde de, görmüyor musunuz?

22- ﴿وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ﴾


Gökte de sizin rızkınız ve size vadedilen şeyler vardır.

23- ﴿فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ﴾


Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, size vadedilenler, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.

24- ﴿هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ﴾


İbrahim’in değerli/şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi?

25- ﴿إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا ۖ قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ﴾


Hani O’nun yanına girmişler: “Selam” demişlerdi. O da: Selam (sizin üzerinize). (Sizler) tanınmayan yabancı kimselersiniz!” demişti.

26- ﴿فَرَاغَ إِلَىٰ أَهْلِهِ فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ﴾


Hemen ailesinin yanına gidip, besili bir dana getirmişti.

27- ﴿فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ﴾


Bunu onların önüne yaklaştırdı ve: Yemez misiniz? dedi.

28- ﴿فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ﴾


Onlardan dolayı içine bir korku düştü. Korkma, dediler. Ona bilgin bir erkek çocuğu müjdelediler.

29- ﴿فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ﴾


Karısı bir çığlık içinde çıka gelip, (elleriyle) yüzüne vurarak: "Ben, kısır bir kocakarıyım" dedi.

30- ﴿قَالُوا كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ﴾


Dediler ki: Rabbin böyle buyurdu. Muhakkak ki O, Hakim'dir, Alim'dir.

31- ﴿۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ﴾


O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.

32- ﴿قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَىٰ قَوْمٍ مُجْرِمِينَ﴾


Biz, günahkâr bir topluma gönderildik, dediler.

33- ﴿لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ﴾


Onların üzerlerine balçıktan yapılmış taşlar atacağız.

34- ﴿مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ﴾


Rabbinin katında haddi aşanlar için işaretlenmiş taşlar.

35- ﴿فَأَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ﴾


Orada olan müminleri de çıkarmıştık.

36- ﴿فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ﴾


Zaten orada, müslüman olan bir evden başkasını da bulamadık.

37- ﴿وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ﴾


Orada, acı azaptan korkan kimseler için bir işaret bıraktık.

38- ﴿وَفِي مُوسَىٰ إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ﴾


Apaçık bir delil ile Firavun’a gönderdiğimiz Musa'nın (kıssasında ibretler) vardır.

39- ﴿فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ﴾


Firavun, askerleriyle birlikte yüz çevirmiş ve: "Bu, ya bir sihirbaz veya bir delidir" demişti.

40- ﴿فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ﴾


Biz de onu ve askerlerini yakalamış ve denize atmıştık. O kınanacak işler yapıp durmaktaydı.

41- ﴿وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ﴾


Âd’da da (ibretler) vardır. Onların üzerine (kasıp, kavuran helak edici) kısır rüzgarı göndermiştik.

42- ﴿مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ﴾


Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürümüş bir hale getiriyordu.

43- ﴿وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّىٰ حِينٍ﴾


Semud'da da (ibretler) vardır. Onlara: "Bir süreye kadar faydalanın" denmişti.

44- ﴿فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ﴾


Rablerinin emrine isyan etmişler ve bakıp dururlarken onları yıldırım çarpmıştı.

45- ﴿فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ﴾


Ne ayakta durmaya güçleri yetmiş, ne de yardım edilenler olmuşlardı.

46- ﴿وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ﴾


Daha da önce Nuh’un kavmi... Onlar da yoldan çıkmış bir toplum idi.

47- ﴿وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ﴾


Göğü kudretle bina ettik ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.

48- ﴿وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ﴾


Yeryüzünü de yayıp döşedik. Ne güzel döşeyiciyiz!

49- ﴿وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ﴾


Öğüt alasınız diye her şeyden çift çift yarattık.

50- ﴿فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ ۖ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ﴾


O halde Allah’a kaçın. Çünkü ben, ondan size (gönderilen) apaçık uyarıcıyım.

51- ﴿وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ ۖ إِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ﴾


Allah ile beraber başkasını ilah edinmeyin. Ben, ondan size apaçık uyarıcıyım!

52- ﴿كَذَٰلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ﴾


İşte, böyle... Onlardan öncekilere de bir elçi gelmedi ki ona sihirbaz veya mecnun dememiş olsunlar.

53- ﴿أَتَوَاصَوْا بِهِ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ﴾


Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır! Onlar, taşkın bir toplum idiler.

54- ﴿فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنْتَ بِمَلُومٍ﴾


Onlardan yüz çevir, artık kınanacak değilsin.

55- ﴿وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَىٰ تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ﴾


Öğüt ver! Çünkü öğüt, iman edenlere fayda verir.

56- ﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾


Cinleri ve insanları sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.

57- ﴿مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ﴾


Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.

58- ﴿إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ﴾


Şüphesiz rızıklandırıcı olan, çetin kuvvet sahibi Allah’tır.

59- ﴿فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ﴾


Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmişlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler!

60- ﴿فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ﴾


Kendilerine (azap) vadedilen günlerinden dolayı kâfirlerin vay haline!

الترجمات والتفاسير لهذه السورة: