الشعراء

تفسير سورة الشعراء

الترجمة التركية - شعبان بريتش

Türkçe

الترجمة التركية - شعبان بريتش

ترجمة معاني القرآن الكريم للغة التركية ترجمها شعبان بريتش. ملاحظة: ترجمات بعض الآيات (مشار إليها) تم تصويبها بمعرفة مركز رواد الترجمة، مع إتاحة الاطلاع على الترجمة الأصلية لغرض إبداء الرأي والتقييم والتطوير المستمر.

﴿بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ طسم﴾

Tâ Sîn Mîm.

﴿تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ﴾

Bunlar, apaçık kitabın ayetleridir.

﴿لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ﴾

Mümin olmuyorlar diye neredeyse kendini mahvedeceksin.

﴿إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ﴾

Dilersek, üzerlerine gökten bir ayet/mucize indiririz de boyunları öne eğilip kalır.

﴿وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَٰنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ﴾

Rahman’dan kendilerine öğüt gelmiş olmasın ki, ondan yüz çevirmesinler.

﴿فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ﴾

Onlar, yalanladılar; ama alay ettikleri şeyin haberleri onlara gelecektir.

﴿أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ﴾

Yeryüzüne hiç bakmıyorlar mı? Her çiftten nice hoş bitkiler bitirdik.

﴿إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

İşte bunda da bir ayet vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿وَإِذْ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰ أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ﴾

Hani Rabbin, Musa’ya: Zalim kavme git! diye seslenmişti.

﴿قَوْمَ فِرْعَوْنَ ۚ أَلَا يَتَّقُونَ﴾

Firavun’un kavmine. Onlar hala sakınmayacaklar mı?

﴿قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ﴾

Rabbim! Beni yalanlamalarından korkuyorum, dedi.

﴿وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَارُونَ﴾

Göğsüm daralır, dilim açılmaz. Onun için Harun’a da (vahiy) gönder.

﴿وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ﴾

Üstelik onlara karşı işlediğim bir de suçum var. Beni öldürmelerinden korkarım.

﴿قَالَ كَلَّا ۖ فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا ۖ إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ﴾

Asla (bunu yapamazlar), dedi. İkiniz, ayetlerimle birlikte gidin. Şüphesiz biz, sizinle beraberiz işitmekteyiz.

﴿فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Firavun’a gidin ve deyin ki: Biz, alemlerin Rabbi (Allah'ın) elçileriyiz.

﴿أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ﴾

İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder.

﴿قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ﴾

Firavun dedi ki: Çocukken seni içimizde büyütmedik mi? Ömrün boyunca senelerce aramızda kalmadın mı?

﴿وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ﴾

Sonunda o yaptığın (cinayeti) yaptın, Sen nankörün birisin!

﴿قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ﴾

Ben, onu yaptığım zaman dalalet içinde olanlardan biriydim, dedi.

﴿فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ﴾

Sizden korktuğum için de kaçtım. Sonra Rabbim bana hüküm/ilim verdi ve beni rasûllerden kıldı.

﴿وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ﴾

Başıma kaktığın bu nimet, (aslında) İsrailoğulları’nı kendine köle edinmendir.

﴿قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ﴾

Firavun dedi ki: Alemlerin Rabbi de nedir?

﴿قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ﴾

Göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin Rabbi. Eğer yakinen anlayabilirseniz, dedi.

﴿قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ﴾

(Firavun,) Etrafındakilere: Duyuyor musunuz? dedi.

﴿قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ﴾

Musa:O sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir, dedi.

﴿قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ﴾

(Firavun ise:)Size gönderilen elçi elbette delidir, dedi.

﴿قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا ۖ إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ﴾

O, doğunun, batının ve arasındakilerin Rabbi’dir, dedi. Eğer aklınızı akleden kimselerseniz (iman edersiniz).

﴿قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَٰهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ﴾

(Firavun) Eğer benden başka bir ilah edinirsen, seni elbette zindana atılanlardan edeceğim! dedi

﴿قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ﴾

Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.

﴿قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ﴾

Haydi doğru söylüyorsan onu getir, bakalım! dedi.

﴿فَأَلْقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ﴾

Bunun üzerine Musa asasını atmış ve o da hemen apaçık bir yılan oluvermişti.

﴿وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ﴾

Elini çekip çıkardı, o da bakanlara bembeyaz oluverdi.

﴿قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ﴾

(Firavun) Etrafındaki ileri gelenlere: “Bu, muhakkak bilgin bir sihirbaz!” dedi.

﴿يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ﴾

Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz?

﴿قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ﴾

Onu ve kardeşini beklet. Şehirlere de toplayıcılar gönder, dediler.

﴿يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ﴾

Sana bütün bilgiç sihirbazları getirsinler.

﴿فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ﴾

Sihirbazlar, belli bir günde, belirlenen bir vakitte toplandılar.

﴿وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ﴾

Halka da: “Siz de toplandınız mı?” denildi.

﴿لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ﴾

Eğer galip gelen sihirbazlar olursa herhalde biz de onlara uymaya devam ederiz.

﴿فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ﴾

Sihirbazlar geldikleri zaman, Firavun’a: Biz galip gelirsek, bize bir ücret var, değil mi? dediler.

﴿قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ﴾

Evet, dedi. Siz o zaman, bana yakınlaştırılmış kimselerden olacaksınız.

﴿قَالَ لَهُمْ مُوسَىٰ أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ﴾

Musa sihirbazlara: Ne atacaksanız atın! dedi.

﴿فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ﴾

Onlar da, iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun’un izzeti adına (yemin ederek) elbette galip gelecekler bizleriz! dediler.

﴿فَأَلْقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ﴾

Musa da değneğini attığı zaman, onların uydurdukları şeyleri yutmaya başladı.

﴿فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ﴾

Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar.

﴿قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Alemlerin Rabbine iman ettik, dediler.

﴿رَبِّ مُوسَىٰ وَهَارُونَ﴾

Musa’nın ve Harun’un Rabbine!

﴿قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ﴾

Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Anlaşıldı ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Öyleyse yakında bileceksiniz elleriniz ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve tümünüzü astıracağım! dedi.

﴿قَالُوا لَا ضَيْرَ ۖ إِنَّا إِلَىٰ رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ﴾

Onlar da: Bir zararı yok. Zaten Rabbimize döneceğiz.

﴿إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ﴾

İman edenlerin ilki olduğumuz için Rabbimizin günahlarımızı bağışlayacağını umarız.

﴿۞ وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ﴾

Musa’ya, kullarımı geceleyin yola çıkar. Zira siz mutlaka takip edileceksiniz! diye vahyettik.

﴿فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ﴾

Firavun ise şehirlere toplayıcılar gönderip:

﴿إِنَّ هَٰؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ﴾

Onlar, kuşkusuz, azınlık olan bir topluluktur.

﴿وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ﴾

Onlar bizi kesinlikle öfkelendirmişlerdir

﴿وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ﴾

Ama biz tedbirli bir toplumuz.

﴿فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ﴾

(Allah Teâlâ buyurdu ki): Biz de onları, bahçelerden ve pınarlardan çıkardık.

﴿وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ﴾

Hazinelerden ve şerefli makamlardan...

﴿كَذَٰلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ﴾

İşte, bunlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık.

﴿فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ﴾

Güneşin doğuşuyla birlikte onların peşine düştüler.

﴿فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَىٰ إِنَّا لَمُدْرَكُونَ﴾

İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın arkadaşları: İşte bize yetiştiler, dediler.

﴿قَالَ كَلَّا ۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ﴾

Musa: Hayır, asla! dedi. Çünkü, Rabbim benimle beraberdir ve bana yol gösterecektir.

﴿فَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ ۖ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ﴾

İşte o sırada, Musa’ya: Asanı denize vur, diye vahyettik. O, hemen yarıldı ve (on iki yol açıldı) her parçası koca bir dağ gibi oluverdi.

﴿وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ﴾

Oraya ötekilerini de yaklaştırdık.

﴿وَأَنْجَيْنَا مُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ﴾

Musa’yı ve yanındakilerin tümünü kurtardık.

﴿ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ﴾

Sonra da, arkalarından gelenleri suda boğduk.

﴿إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

Şüphesiz bunda bir “ayet/işaret” vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ﴾

Onlara İbrahim’in haberini de oku!

﴿إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ﴾

Hani, babasına ve halkına: Neye ibadet ediyorsunuz? demişti.

﴿قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ﴾

Onlar da: Putlara ibadet ediyoruz, onlara devamlı (ibadet ederek) hiç ayrılmayız, dediler.

﴿قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ﴾

Onlara dua ettiğiniz de sizi işitiyorlar mı? dedi.

﴿أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ﴾

Ya da size faydaları veya zararları dokunuyor mu?

﴿قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ﴾

Hayır, dediler. Atalarımızı böyle yapıyor bulduk.

﴿قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ﴾

Şimdi gördünüz mü nelere ibadet ettiğinizi? dedi.

﴿أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ﴾

Sizin ve önceki atalarınızın…

﴿فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ﴾

Alemlerin Rabbi olan (Allah'tan) başka, (ibadet ettiklerininiz) hepsi benim düşmanımdır.

﴿الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ﴾

Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur.

﴿وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ﴾

Beni yediren ve içiren de O’dur.

﴿وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ﴾

Hasta olduğumda, bana şifa veren...

﴿وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ﴾

Beni öldürecek olan, sonra yeniden beni diriltecek olan O’dur.

﴿وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ﴾

Hesap günü günahlarımı bağışlamasını ümit ettiğim de O’dur.

﴿رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ﴾

Rabbim bana hüküm/ilim ver ve beni iyiler arasına kat!

﴿وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ﴾

Ve beni, sonrakiler içinde “doğrunun dili/doğrulukla anılan” kıl!

﴿وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ﴾

Beni Naîm cennetlerinin varislerinden kıl!

﴿وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ﴾

Babamı da bağışla! Çünkü o, sapıklık içinde olanlardandır.

﴿وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ﴾

İnsanların yeniden diriltilecekleri gün beni rezil etme!

﴿يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ﴾

O gün, ne mal fayda verir ve ne de çocuklar...

﴿إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ﴾

Ancak kişi Allah’a (şirkten) selim olan bir kalp ile gelmiş ola.!

﴿وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ﴾

O gün cennet, takva sahipleri için yaklaştırılmıştır.

﴿وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ﴾

Cehennem de kâfirler için ortaya çıkarı verilir.

﴿وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ﴾

Onlara: Allah’tan başka kendilerine ibadet ettikleriniz hani nerede ?

﴿مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ﴾

Hiç size yardım ediyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı? denilir.

﴿فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ﴾

Ve onlar, kâfirlerle birlikte Cehennem'in içine atılır.

﴿وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ﴾

Ve İblis’in tüm ordusu da.

﴿قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ﴾

Orada, birbirleriyle çekişerek, şöyle derler:

﴿تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ﴾

Vallahi biz, açıkça sapıklıktaydık.

﴿إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutmuştuk.

﴿وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ﴾

Bizi hep o günahkârlar saptırdı.

﴿فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ﴾

Şimdi, bir şefaatçimiz de yok.

﴿وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ﴾

Sıcak bir dost da yok.

﴿فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ﴾

Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!

﴿إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

İşte bunda bir ibret vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ﴾

Nuh’un kavmi de elçileri yalanlamıştı.

﴿إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ﴾

Kardeşleri Nuh, onlara şöyle demişti: “Hiç Allah’tan korkmuyor musunuz?

﴿إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾

Ben, sizin için güvenilir bir elçiyim.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

﴿۞ قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ﴾

Sana ayak takımı tabi olmuşken, biz sana inanır mıyız? dediler.

﴿قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴾

Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur.

﴿إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّي ۖ لَوْ تَشْعُرُونَ﴾

Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer anlarsanız.

﴿وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ﴾

Ben, müminleri kovacak değilim.

﴿إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ﴾

Ben, ancak apaçık bir uyarıcıyım.

﴿قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ﴾

Eğer buna son vermezsen ey Nuh! Sen gerçekten taşlanacaklardan olacaksın! dediler.

﴿قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ﴾

Rabbim! Kavmim beni yalanladı, dedi.

﴿فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ﴾

Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.

﴿فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ﴾

Bunun üzerine biz, onu ve yanındakileri o yüklü/dolu gemide kurtuluşa erdirdik.

﴿ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ﴾

Sonra geride kalanları da suda boğduk.

﴿إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

İşte bunda da bir ayet/ibret vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Şüphesiz Rabbin, çok güçlü, çok merhametli olan O’dur.

﴿كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ﴾

Ad Kavmi de peygamberleri yalanlamıştı.

﴿إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ﴾

Kardeşleri Hûd onlara: Hiç Allah’tan korkmuyor musunuz? demişti.

﴿إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾

Ben sizin için güvenilir bir peygamberim.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim ancak Alemlerin Rabbine aittir.

﴿أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ﴾

Siz, her tepeye bir alamet bina edip eğlenir misiniz?

﴿وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ﴾

Ebedi kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı yapıyorsunuz?

﴿وَإِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ﴾

Yakaladığınız zamanda zorbaca tutuyorsunuz.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

﴿وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ﴾

Size bildiğiniz şeyleri sunandan korkun!

﴿أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ﴾

Size hayvanlar ve çocuklar sundu.

﴿وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ﴾

Bahçeler ve pınarlar…

﴿إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ﴾

Ben, sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.

﴿قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ﴾

Onlar da şöyle dediler:Öğüt versen de vermesen de bizim için birdir.

﴿إِنْ هَٰذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ﴾

Bu, ancak öncekilerin geleneğidir.

﴿وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ﴾

Biz, azaba uğrayacak değiliz.

﴿فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

Hûd’u yalanladılar. Biz de onları yok ettik. İşte bunda bir ibret vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ﴾

Semûd Kavmi de peygamberlerini yalanlamıştı.

﴿إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ﴾

Kardeşleri Salih, onlara: Hiç Allah’tan sakınmıyor musunuz? demişti.

﴿إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾

Ben, sizin için güvenilir bir elçiyim.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Bu işe karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir.

﴿أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ﴾

Siz, burada (dünyada) güven içinde mi bırakılacaksınız?

﴿فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ﴾

Bahçelerde, pınarlarda...

﴿وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ﴾

Ekinler ve yumuşak tomurcuklu hurmalıklar içinde…

﴿وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ﴾

Dağları oyup, ustalıkla evler yapıyorsunuz.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Artık, Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

﴿وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ﴾

Aşırı olanların emrine uymayın!

﴿الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ﴾

Onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, ıslah etmiyorlar.

﴿قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ﴾

Sen, ancak büyülenmiş birisin, dediler.

﴿مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ﴾

Sen de sadece bizim gibi bir insansın. Eğer, sözlerin doğruysa bize bir ayet/ mucize getir bakalım.

﴿قَالَ هَٰذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ﴾

İşte şu, bir devedir. Su içme hakkı (belli bir gün) onundur, belli bir gün sizindir, dedi.

﴿وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ﴾

Sakın ona bir kötülük etmeyin; yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalar.

﴿فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ﴾

Buna rağmen kestiler sonra da pişman oldular.

﴿فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

Çünkü onları azap yakaladı. Bu olayda gerçekten bir ibret vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ﴾

Lut’un kavmi de elçileri yalanlamıştı.

﴿إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ﴾

Kardeşleri Lut onlara: Hiç Allah’tan sakınmıyor musunuz? demişti.

﴿إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾

Ben, sizin için güvenilir bir Rasûlüm.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Bu işime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbi’ne aittir.

﴿أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ﴾

İnsanların içinde erkeklere mi yanaşıyorsunuz?

﴿وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ ۚ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ﴾

Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da.. Gerçekten siz, haddi aşan bir topluluksunuz.

﴿قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ﴾

Ey Lut! Eğer son vermezsen, elbette sürülüp çıkarılanlardan olacaksın, dediler.

﴿قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ﴾

Ben sizin yaptıklarınızdan buğzedenlerdenim dedi.

﴿رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ﴾

Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıklarından kurtar.

﴿فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ﴾

Onu ve tüm ailesini kurtardık.

﴿إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ﴾

Sadece geride kalanlar içindeki (hanımı olan) bir kocakarı hariç.

﴿ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ﴾

Sonra, diğerlerini yerle bir ettik.

﴿وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا ۖ فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ﴾

Üzerlerine şiddetli bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.

﴿إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

İşte bunda da bir ayet/ibret vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ﴾

Eyke halkı da peygamberleri (Şuayb'ı) yalanlamıştı.

﴿إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ﴾

Şuayb onlara: Hiç Allah’tan sakınmıyor musunuz? demişti.

﴿إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ﴾

Ben, sizin için güvenilir bir Rasûlüm.

﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ﴾

Allah’tan sakının ve bana itaat edin.

﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Bu işime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir.

﴿۞ أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ﴾

Ölçüyü tam tutun. Eksik tartanlardan olmayın.

﴿وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ﴾

Dosdoğru terazi ile tartın.

﴿وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ﴾

İnsanların eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.

﴿وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ﴾

Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan sakının

﴿قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ﴾

Sen, ancak büyülenmiş bir adamsın, dediler.

﴿وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ﴾

Sen, sadece bizim gibi bir insansın. Gerçekten senin yalancı olduğunu sanıyoruz.

﴿فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ﴾

Eğer, doğru söylüyorsan haydi üzerimize gökten bir parça düşürüver.

﴿قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ﴾

Sizin yaptıklarınızı Rabbim çok iyi biliyor, dedi.

﴿فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ ۚ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ﴾

Onu yalanlamışlardı da, onları (azapla dolu) gölgeli bir günün azabı yakalamıştı. O, büyük günün azabı idi.

﴿إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً ۖ وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ﴾

İşte bu olayda da bir ayet/ ibret vardır. Buna rağmen onların çoğu mümin değillerdir.

﴿وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ﴾

Elbette Rabbin, çok güçlüdür, çok merhametlidir.

﴿وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾

Şüphesiz bu (Kur'an), alemlerin Rabbinin indirmesidir.

﴿نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ﴾

O'nu Ruhu'l-Emîn/Cebrail indirdi.

﴿عَلَىٰ قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ﴾

Uyarıcılardan olman için senin kalbine.

﴿بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ﴾

Apaçık Arapça ile…

﴿وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ﴾

O, önceki kitaplarda da (vardır).

﴿أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً أَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ﴾

İsrailoğulları’nın bilginlerinin onu bilmeleri, onlar için bir ayet/delil değil midir?

﴿وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَىٰ بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ﴾

Eğer onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik.

﴿فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ﴾

O da onlara (Kur'an'ı Arapça) okusaydı, yine de ona inanmazlardı.

﴿كَذَٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ﴾

İşte böylece onu suçluların kalbine sokarız da…

﴿لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّىٰ يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ﴾

Acıklı azabı görünceye kadar yine de ona iman etmezler.

﴿فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ﴾

O azap, onlara farkında olmadıkları bir anda ansızın gelir.

﴿فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ﴾

İşte o zaman: Acaba bize biraz daha süre tanınır mı? derler.

﴿أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ﴾

Oysa onlar, bir an önce azabımız için acele etmiyorlar mıydı?

﴿أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ﴾

Gördün mü onları senelerce nimetlendirsek,

﴿ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ﴾

Sonra da onlara vaat edilen azap gelse.

﴿مَا أَغْنَىٰ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ﴾

İçinde bulundukları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.

﴿وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ﴾

Biz, hiçbir memleketi uyarıcılar göndermedikçe helâk etmedik.

﴿ذِكْرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ﴾

Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalimler değiliz.

﴿وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ﴾

Kur’an’ı şeytanlar indirmedi.

﴿وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ﴾

Bu onlara düşmez, buna güçleri de yetmez.

﴿إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ﴾

Çünkü onlar, vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.

﴿فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ﴾

Allah ile beraber başka bir ilaha dua etme, yoksa azap görenlerden olursun.

﴿وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ﴾

En yakın akrabalarını uyar.

﴿وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ﴾

Sana tabi olan müminlere (merhamet) kanadını indir.

﴿فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ﴾

Eğer sana isyan ederlerse, ben sizin yaptıklarınızdan uzağım, de.

﴿وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ﴾

Çok güçlü, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et.

﴿الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ﴾

218-219 O, seni (namaza) kalktığın zaman da; secde edenler arasında (onlarla birlikte rukü, secde… ile) hareket etmeni de görür.

﴿وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ﴾

218-219 O, seni (namaza) kalktığın zaman da; secde edenler arasında (onlarla birlikte rukü, secde… ile) hareket etmeni de görür.

﴿إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ﴾

Çünkü o her şeyi işitendir, bilendir.

﴿هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَىٰ مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ﴾

Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?

﴿تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ﴾

Onlar, her yalancıya, günahkâra inerler.

﴿يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ﴾

Onlar (şeytanlara) kulak verirler, çoğu zaten yalancıdır.

﴿وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ﴾

Şairlere gelince, onlara da azgınlar uyar.

﴿أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ﴾

Bilmez misin ki onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.

﴿وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ﴾

Ve yapmadıkları şeyleri söylerler.

﴿إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا ۗ وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ﴾

İman eden, salih ameller yapan ve çokça Allah’a zikreden, zulme uğradıkları zaman (şiirleri ile) savunan (şairler) hariç. Zalimler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

الترجمات والتفاسير لهذه السورة: